Bugun...


Safiye Çetinkaya


Facebookta Paylaş









MEZARLARDAN YÜKSELEN BİR BAHARIN ADIDIR 15 TEMMUZ
Tarih: 13-07-2018 22:55:00 Güncelleme: 13-07-2018 23:26:00


Bir 15 Temmuz gazisinin dilinden dökülenler…

“Bu millet, tarihin her döneminde büyük savaşlar vermiş, onuru ve bağımsızlığını korumak için hep büyük bedeller ödemişti. İşte yine bir onur savaşı veriyor, yine bir bedel ödüyorduk.

 

Yaşananlar Çanakkale Savaşı kadar önemliydi. Çünkü tıpkı o dönemdekine benzer biçimde var olma, bir olma, özgür olma mücadelesi veriyorduk bu gece.

Bin yıllardır ayakta kalan kadirşinas milletimiz, kendi milli köklerine doğru yürüdükçe, kendisi olmayı başardıkça, mazlumların umudu oldukça, “Bu oyunda ben de varım!” dedikçe ve nihayet Türkiye kendisine biçilen rolün üstüne çıktıkça başına musallat olanlar da çoğalıyordu.

 

Dünyadaki ve özellikle yakın çevresindeki bütün sıkıntılara rağmen Türkiye gelişiyor ve büyüyordu. Bu durum içerideki hainleri ve dışarıdaki düşmanları birleştiriyordu. İşte yine birleşmişlerdi!

 

Genel hatlarıyla bakılınca bu gece olanlar aslında sadece Gülencilerin yaptığı bir darbe değildi. Onlar Amerika, Siyonistler ve onların uşakları tarafından kullanılan, yetiştirilen maşalardı. İşte günü geldi ve o maşaları kullanarak ülkenin düzenini alt üst etmek ve tıpkı Suriye’deki gibi bir iç savaş ortam oluşturmaktı amaçları. Ama insanları, elinde bayrağından, yüreğinde imanından başka hiçbir şeyi olmayan bu milleti hesap edememişlerdi. Adını bilmediğim yüzlerce binlerce kahramanla birlikte meğerse her gün aynı gökyüzüne bakıyormuşuz. Şimdi o kahramanlarla yan yana yürüyordum.

 

Askerlerin mermileri altında korku ve ümit yan yanayken bizi bir eden, yekvücut haline getiren “Allahu Ekber” nidalarıydı. Asım’ın nesli, gelecek nesillere kansız, vesayetsiz, güzel bir ülke bırakmak için gecenin bir vakti terliğiyle, pijamasıyla, bayrağıyla sokaktaydı.

 

Hiçbirini tanımadığım ama benimle aynı amaç için, darbeye karşı çıkmak için sokaklara koşan bu kadirşinas insanlarla sanki çok ezelden bir kan bağım varmış gibiydi. Sanki gizli bir kuvvet, kudretli bir el hepimizi birlik etmiş, köprüye doğru koşturuyordu. Ben kurban olurdum o ele...

 

Sokaktakiler bir gerçeği çok iyi biliyordu; biz düşersek Filistin düşer, biz düşersek Somali düşer, Suriye düşer, Myanmar düşer, Azerbaycan düşer, Uygur, Kırgız, Türkmen kardeşlerimiz düşerdi...

 

Biz düşersek tüm Müslüman, mazlum kardeşlerimiz düşerdi...

Hayatlarında birçoğu silahı televizyonlarda görmüş bu insanların bu kadar korkusuzca tanklara, silahlara meydan okuması sadece Allah’ın dilemesiyle oluyordu. Buna tüm kalbimle inanıyordum. Rabbim o an hepimizin dizlerinize güç, kalbimize iman ve vatan sevgisi, silahlara karşı cesaretli bir duruş vermişti.

 

“Ülkenizin kaderini şimdi siz belirleyeceksiniz! Ya evlerinizde saklanacak ve çocuklarınızın bir karış toprakları kalmayana kadar zillet içinde yaşamasını seçeceksiniz ya da bu gece tankların, topların önünde duracak, kiminiz şehit olacak, kiminiz gazi ama bu ülkeyi düşmana, kâfire, münafığa teslim etmeyeceksiniz!” diyordu sanki Rabbim...

 

Köprüye yaklaştığımız sırada ana cadde tarafından kalabalık bir grup koşar adım köprüye doğru geliyordu. Önlerinde başı çeken yirmi beşli yaşlarda, uzun saçlı, gözlüklü, biraz da entel gözüken bir genç vardı. Sürekli havadaki eliyle köprüyü işaret ederek, “Yetişin, Abdülhamid’i deviriyorlar!” diye bağırıyordu.

 

Gecenin hüznünde o gencin sesi yüreğimi delip geçiyordu. Tüylerim diken diken olmuştu. Ben de onların ardından köprüde biriken insanların arasına karıştım. Halk karşıda tankların durduğu ve önüne askerlerin dizildiği yere doğru tekbir sesleriyle yürüdü. Ama silahlar sıkılınca insanlar köprünün direklerinin arkasına ve duvar diplerine saklanıyor, yere yatıyordu.

 

Ancak bu geri çekilme sadece saniyeler sürüyordu. Ateş devam etti ve halk, askerlerin üzerine yürümeyi sürdürdü. Önce havaya ateş eden askerler bu defa halka ateş etti. Birkaç kişi olduğu yere yığıldı. İnsanlar kalabalığı yarıp, eller üstünde yaralıları taşıyordu. Yaralanmayanlar dik ve cesur adımlarla yine askerlerin üzerine gitmeye devam ediyordu. Bir top mermisi atıldı. İşte o anda ortalık kan gölüne döndü. Sanki her yan kan değil gül kokuyordu!

 

Ana kuzuları paramparçaydı. Onlara doğru koştuk. Akşamdan beri yaralıları motosikletiyle taşıyan bir kurye genç vardı. Top mermisi tam onun üzerine düştüğü için o gencin vücudundan geriye kalan en büyük parça el kadardı.

 

Allah’ım! Yürek parçalayan sahnelere tanık oluyorduk!

“Yardım edin! Allahu Ekber... Allahu Ekber...” diye inleyen, bağırsakları dışarı çıkmış bir genç vardı. Hemen yanı başında da gözlerini kopan ayağına dikmiş öylece bakan bir adam duruyordu. O yaralıların başucunda gözyaşlarıma engel olamıyordum. Hangisine bakacağımı şaşırdım. Bağırsakları dışarıda olan gencin yanına gittim.

 

Karnını sıkıca bastırdığım gencin o bakışları, o andaki göz göze gelişimiz, şahadet getirişi zihnimden ölene kadar hiç gitmesin istiyorum. Biri üzerindeki atleti çabucak çıkarttı, sağ karın boşluğu parçalanan o gencin yarasına sıkıca bastırdım ama atlet o saniyede kıpkırmızı oldu. Hemen yan tarafındaki adam da acı içinde inliyordu. İnsanlar ne yapacağını bilmiyorlardı. Ama ben doktor olduğum için ilk müdahaleyi yapmalıydım.

 

Ayağı bileğinden kopmuş olan gence koştum. Elinde tuttuğu bayrağı ayağına doladım. Bir taraftan da “Hiç mi araba yok! Araba getirin! Götürelim bu insanları hemen! Yardım edin!” diye bağırıyordum. Kimi diğer yaralıları kucakladı, kimi sırtına aldı. Onları gelen arabalara hatta motosikletlerin arkasına koyduk. Ben yaralılara müdahale etmeye çalışırken halk da bayraklarını sallayıp tekbir getirerek askerlerin üzerine doğru yürüyordu. Koşanların aralarında bir bacağı protez olan bir adam da vardı.

 

O insanlar ölüme değil de sanki düğün alayına koşar gibiydiler. Düğündü işte, bir milletin özgürlüğüne koşmasının düğünüydü.

 

Bu cesur milletle tarih yeniden yazılıyordu. Sala sesleri geliyordu uzaktan, tıpkı Kurtuluş Savaşında, Çanakkale Savaşında olduğu gibi.

 

Bu gece herkes birer Hamza’ydı, Ömer’di, Halid bin Velid’di...

 

Herkes askerdi, komutandı... Kadınıyla, yaşlısıyla, çocuğuyla herkes İslam ordusunun bir neferiydi.



Bu yazı 1504 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YUKARI